YediHilal
A- A A+

Beyanname

AMAÇ
Yaşantısı ile topluma örneklik teşkil eden, inancımızın yüklediği sorumlulukları  üstlenen öncü bir kuşağın yetişmesine katkı sağlamaktır

GELECEK TASAVVURU
Yedi Hilal ilmi, imanı, irfanı, hikmeti, ahlakı, hareketi ve istişareyi ilke edinmiş gençlerle hürriyet, adalet ve refahın hâkim olduğu toplumsal bir yapıyı inşa edecek, medeniyetimizin değerlerinden beslenen bir söylem ve yaşam pratiği ortaya koya-rak, düşünce, bilim, siyaset, sanat, spor ve sosyal hayatta marufun benimsendiği yeni bir dünya idealine hizmet edecektir.

KURULUŞ BEYANNAMESİ
Hakikat ve İnsan...

Uzayın sınırsız boşluğunda, hayat için her türlü nimetin var edildiği bir gezegende yaşıyoruz. Günler, aylar, mevsimler dinamik bir deveranla insana hizmet için, bir an durmadan çalışıyor.
Allah (c.c) insanı topraktan yarattı. 
İnsanı tesviye etti, onu güzel bir surette yarattı.
İnsana ruhundan üfledi, ona isimleri öğretti, onu en şerefli canlı olarak, varlığın merkezine yerleştirdi.
İnsana melekleri secde ettirdi. İblis hariç, bütün melekler insanı yücelttiler.
Allah (c.c) insana duygu, akıl/irade vererek, yeryüzünde halifesi olma imkânı bahşetti.
Ve Rabbi insanı, ‘vahiy’le ve peygamberlerle nimetlendirip hakikatin bilgisiyle onurlandırdı.
Allah (c.c) varlığı, insana hizmet için, boyun eğdirdi.
Hz. Âdem ve eşi ile başlayan insanlığın yeryüzü macerası, milyarlarca sayıya ulaşarak devam ediyor. Takdir edilmiş bir ömür süresiyle dünya dolup boşalıyor. İnsan yeryüzünde deney ve tecrübesiyle sırları çözmeye durup, sonuçlar elde ederek yürüyor.
İnsan çamurdan yaratılmış ve Rabbi tarafından ruh üflenmiş varlık olarak, iyilik ve kötülük eğilimine yatkın yaratıldı. İblis/şeytan kıyamete dek Mevlâ’dan, kötülük için izin almış bir isyankâr olarak, insanın dünya hayatında, her kararında saptırıcı görev üstlendi.
Allah, (c.c) insanlar sırat-ı müstakim (dosdoğru yol) üzere yürüsünler diye peygamberlerine Cebrail ile gönderdiği vahiyle sürekli uyarıda bulundu.
Hz. Âdem’den Hz. Muhammed’e (s.a) uzanan ‘vahyin özü’, insanın hakikati seçmesi ve o yolda dünya serüvenini tamamlaması içindir.
Şeytanın çağırdığı ölümle sınırlı, beden merkezli hazlara karşı, tevhid; dünya hayatını, ölümü, ahiret hayatını, insanı aşan bilgiyi de önüne koyarak bir seçim yapma-sını ister. İman ve inkârı sonuçlarıyla birlikte anlatır.
Yeryüzünde tarih, iman ve inkârın mücadelesi olarak, Habil ve Kabil’le başladı ve kıyamete kadar sürecek.
İmtihanın gereği olarak tevhid ve şirkin sayısız çeşidi, yeryüzünde farklı anlayış ve düşünme biçimiyle ortaya çıkacak ve mücadele çok boyutlu olarak sürecektir.
Hz. Âdem’den günümüze müminler, zorlama yapmaksızın, her insana vahyi bir ‘teklif ’ olarak sunarken, insandan son nefese kadar ümit kesilmeyeceğinin örnekle-rini ortaya koymuşlardır. İnsanı, nerde, ne zaman ve hangi anne ve babadan dünyaya gelirse gelsin ‘temiz’ kabul etmiş, bu anlayışla, insana değil; kötülük merkezli eyleme karşı olmuşlardır.
Müslümanlar suçsuz bir insanın öldürülmesini, bütün insanlığın öldürülmesi ola-rak kabul ederler.
Müminler tebliğ görevlerini yerine getirirken, ne kendileri için, ne de herhangi bir çıkar için çalışırlar. Tebliğe muhatap olan kişinin ‘kurtuluş’u için, dünyevî ilişki-leri aşan, ‘hakikat’i tanıtma ve insanları cehennem ateşinden kurtarıp cennet bahçe-lerine taşıma gayreti içinde olurlar.
Hz. Muhammed (s.a) insanlığı ihya için, ‘âlemlere rahmet’ olarak gönderilmiş ve Hz. Âdem’den itibaren, değişmeyen, tek olan hakikat’in habercisi, müjdecisi, uyarı-cısı ve şahidi olarak Kur’an’ı tebliğ etmiştir.
İncilin bozulmamış özünü, Tevrat’ın insan eli değmemiş özünü barındıran haki-katin kaynağı Kur’an, indiği günden beri hiçbir beşeri müdahaleye maruz kalmadan ve hiçbir şüphe barındırmadan Allah (c.c) tarafından korunacağı vaat edilen ve korunduğu apaçık ortada olan hakikatin bilgisidir.

Hakikatin Bilgisi: Vahiy / Kur’an
Kur’an Allah’ın (c.c) kelamıdır.
Kur’an; insanı, yaratılış amacını, dünya hayatını hesap gününü anlatır. Kur’an; Allah’ın (c.c) zâtını, sıfatlarını anlatır.
Kur’an; insana bilmediğini anlatır, ölçüyü koyar. Kur’an; insanı insana tanıtır.
Kur’an’ın tanımıyla insan, aceleci, cahil, menfaatine düşkün, yeri geldiğinde kan dökebilen, zayıf yaratılmış bir varlıktır.
Yine insan, bütün negatif eğilimlerini ilahi kelama uyarak düzeltip, ulaşacağı güzellik mertebesi ile melekleri kıskandıracak varlıktır.
İnsan, vahye kulak tıkayıp iblise uyarak çamur tabiatına yöneldiğinde, alçakların alçağına inebilecek kabiliyette; bu haliyle hayvanlardan aşağı bir varlık olabilme du-rumuna düşer ve şeytanın dostu olur. İnişte, alçalmada durak yok.
Diğer yönüyle insan, vahye teslim olup /iman edip, salih ameller işleyerek Allah’ın (c.c) rızasını kazanmada sonsuz yükseliş imkânına kavuşabilir. Bu durumda Allah’ın dostu olur. Yükselişte de sınır yok.
İslâm’ın merkez referansı, biricik muhkem bilgi kaynağı Vahiy/Kur’an’dır. Onun Peygamber önderliğinde yorum ve uygulanışı sünneti oluşturur. Karşılaşacak her yeni sorun, Kur’an ve Peygamber uygulamasının yorumuyla aşılır.
 

Allah’ın Kulu ve Resûlü: Vahyi Taşıyan Elçi
Hz. Muhammed, (s.a) önceki bütün peygamberleri ve mücadelelerini selamlaya-rak, Kur’an’ı zulümde zirveye ulaşmış bir topluma tebliğ etmiştir. Tek başına başladığı mücadelede, yirmi üç yılda, bir toplum / devlete ulaşmıştır.
Peygamberli yirmi üç yıllık dönem, Kur’an’ın hayat olması dönemidir. Peygamberli dönem zamanların anasıdır.
Peygamberli dönemde müslümanlar, her türlü kirden, kişisel ve toplumsal zulüm-den tevbe edip imanın aydınlığına geçtiler.
Peygamberli zamanın müminleri, malı, canı, Allah (c.c) için pazara çıkardılar. Peygamberli dönemin müminleri, yoksullukla, korkuyla, hicretle, fedakârlık ve
sabırla imtihan olurken sonraki, dönemlere örnek oldular. Onlar, kızgın ateşlerde çöl çöl yürüdüler.
Onlar, kum gibi düşmanlara karşı Allah (c.c)’a güvendiler. Onlar geceyi gündüz eylediler.
Onlar, bütün negatif ayrımları sildiler. Âdem’in çocukları olduklarını tekrar hissettiler.
Hep birlikte onlar, Kur’an’ın ruhları yıkayan ışığıyla yıkandılar, arındılar. Sevgiyi, muhabbeti ve bütün varlığa karşı adil olmayı, nefes nefes içlerine çekerek âzâlarına kayıtladılar.
Saadet asrı insanlığın zirvesi oldu.
Her yanlışın, vahiyle düzeltilmesi, önlerinde öğreten ve uygulayan o eşsiz Öğret-menin olması, ‘Asr-ı Saadet’i, temiz bir anne sütü olarak, gelecek devirlerin istifadesine sundu.
Kur’an’ın peyderpey; yağmur gibi ayet ayet inmesi, Sahabenin çatlayan toprak misali Vahyi içmesiyle şekillenen yirmi üç yıl, Hazreti Peygamberin Rabb’ine dönmesiyle mühürlenip belirleyici konumuna yerleşti. Saadet Asrı, zengin deneyimleri barındıran, büyük bir laboratuar deneyimi olarak, Kur’an’ın hayatîleşmesi yönüyle, arkadan önümüze düşüp ufkumuzu aydınlatmaktadır.
 

Hak Batıl Mücadelesi: Tarih
İblis kurnaz, insan unutkan, insan gafil. Asr-ı Saadetten günümüze müminler; mezhepler, meşrepler, gruplara ayrıldılar. Zaferler kazandılar, yenilgiler tattılar. Dev-letler kurdular, birbirlerine düştüler, anlayışları kirlendi, parçalandılar, kimi zaman hatalarını anlar oldular.
Emeviler, Abbasiler, Osmanlılar ve Endülüs… Yükseliş dönemlerini adalete sahip çıkarak yaşadılar. Yıkılma süreçlerinde, adaletten sapma, büyüklenme, kendini müs-tağni görme ve neticede birbirine düşme etkili oldu.
Tarihsel süreç içerisinde, ilimlerin gelişmesinde ve keşiflerde önemli mesafeler alındı. Dünyaya ilim ve teknikte yön veren ilim adamlarının buluşları, arkadan gelen Batılı gelişmeye büyük imkânlar sağladı. Hemen her alanda yetişen ilim adamları ve onların bıraktıkları eserler, bugün dahi geçerliliğini korumaktadır.
 

Hakikat ve Gerçek
Üçüncü binli yıla girerken dünya, kitaplarını tahrif edenlerin hâkimiyetinde dönüyor.
Kitabı muhkem, kendileri parça parça olan, “cahiliye” anlayışı ile zihinleri ve duyguları bulanıklaşan Müslüman dünya pasif bir sürecin içinde…
Endülüs ve Osmanlının parçalanıp dünya sahnesinden çekilmesiyle birlikte Batı medeniyeti, buharın icadıyla başlayan endüstriyel süreçte, teknolojik üstünlüğü ele geçirdi. Amerikan’ın keşfi ve kolonilerle dünya egemenliğine yelken açma arzuları teknik buluşlarla birleşince, endüstriyel açıdan büyük aşamalar kaydedildi. Toprağa bağlı bütün yapıları altüst eden yeni durum, kentleşmeyle birlikte ulus devletler sü-recini ve göçleri tetikledi.
I. ve II. Dünya savaşlarıyla birlikte Dünya Müslümanları ulus devletlere bölündü ve Batılıların cetvelle çizilmiş sınırları içinde, kıblesi Batıya dönük yönetim ve yöne-ticileriyle referanslarından kopuk, muhtaç konuma düştüler.
Batı, döşediği raylarda yol alan ve gittikçe de hızlanan süreçte, siyaset, iletişim, ekonomi ve nükleer silahlar aşamalarındaki sıçramalarla dünyayı sömürme hakkını kendinde gördü.
Nükleer silahların gücüyle, kıtadan kıtaya istila gerçekleştiren seküler algı, dün-yada kendi hayat tarzı dışındaki herkese savaş açtı. Kendi öyküsünü tek geçerli yol kabul ederek, bütün dinleri dogma nitelemesi ile akla aykırı kıldı. Protestan kalıbı bütün dinlere dayatarak, direnenleri terörist yaftası altında müdahaleye açık hale getirdi.
Batı, teknolojik gücünü adaletten kopuk işleterek, dünyanın her yerinde çıkarı adına savaşlar, çatışmalar başlattı, istilalar gerçekleştirdi ve dünyanın hemen her yerindeki yeraltı ve üstü zenginliklerini kendi hakkı gördü.
Dini ve aklı menfaatine mesnet yaparak, dünyevi çıkara hizmet eden kuruma dö-nüştürdü. Kutsalı olmayan seküler tarzını, bütün kıtalarda geçerli kılmak için, siyasî, ekonomik ve kültürel dayatmalara gitti.
İletişimin hızlanmasıyla birlikte, küresel dünya algısı içinde, “Medeniyetler Ça-tışması” teziyle meydan okudu, ardından “Medeniyetlerin Sonu” iddiasıyla, yeni bir medeniyete imkân tanımayacağının altını çizdi.
Modern dönemde Batı, bilimi din, aklı tanrı yaparken, son çeyrek yüzyılda Post-modern süreçte hazları merkeze almakla, değerden kopuk hayatı, İblis’in fısıltısı doğrultusunda kurgular hale geldi.
Postmodern dönem, her şeyin izafî olduğu, bütün büyük iddiaların içinin boşal-tıldığı, kuralsız, anlık hazların yaşandığı, sanal âlemin desteğinde ortaya çıkan yaşam tarzı. Postmodern anlayış, dünyada cesaret arayışının yeni aşaması olarak, ölüm ve ötesini hesaba dâhil etmeyerek, kitaptan, tarihten, aileden kopmayı öneriyor.
Postmodern algı, hakikat tanımıyor.
Hakikate ihtiyaç duymamakla ortaya çıkmak, birey için bir başka aşamaya geçme anlamı taşıyor. Hazların kılavuz yapıldığı, ailenin dağıldığı, cinsiyetlerin, telkinlerin, rollerin melezleştiği, yeni bir dalganın, sanat eliyle kurgulandığı döneme giriliyor. Batının, insanı hazdan ibaret gören yaşam tarzına katılmayan her algı, düşman ta-nımlamasına muhatap kılınıyor.
İnsanların giyim tarzına, ibadetlerine, okul müfredatlarına kadar müdahale eden emperyalist bir dayatma yürürlükte.
Yapılan dayatma, insanın anlamını tahrip eder mahiyette. ‘Hakikat’e karşı çok yönlü cephelerle açılmış savaş yürürlükte. Batının egemenliğinde dönen dünyada insan mutsuz, yalnız, güvensiz ve sığınaksız.
Batının hâkim olduğu dünyada, sosyal ve siyasî hayat, ‘adaletsiz gücün’ tehdidi altında.
Uluslararası ilişkilerde hukuk yerini silah gücüne terk etmiş. İnsan hakları yazılı metinlerden ibaret ve siyasetin manivelası olarak, yerine göre, kullanılmak üzere bulunduruluyor.
Dünya gerçeği, ‘Hakikat’in onaylamadığı zulüm/cahiliye ekseninde yürüyor.

Hakikat ve Uyku
Dünya gerçeğinin Batı eğilimli izafiyet algısı üzerinden kotarılması, ‘Hakikat’ten bir toz eksiltmez.
İnsan fıtratı yerinde, ölüm yerinde, ahiret aynı somutlukta yerli yerinde duruyor. İnsanların güneşten yüz çevirmeleri güneşte ne gibi bir noksanlık oluşturabilir?
Gerçek ‘Hakikat’in içindedir. ‘Hakikat’in bilgisi Kur’an ve hikmetle kaimdir. Gerçek ‘Vahiy’den kopuk olarak gerçekleştiğinde, ‘Hakikat’in içinde; ‘düzelmesi’ kaydıyla yer alır.
Gerçek, vahyin ışığında, dünyayı şekillendirdiğinde ‘Hakikat’in onayını alarak kayıt görür, meşru olur.
Her Müslüman için hedef; ‘Hakikat’in onaylamadığı gerçekliği düzeltmek, dünyayı fitne ve zulümden kurtarıp adalet iklimine taşımaktır.
Hedef; yeryüzünden fitne ortadan kalkıncaya kadar, her boyutta çalışmaktır… Hedef, gerçeği ‘hakikat’in onayına taşımak…
Dünya Müslümanları, ulus devlet sürecinde edindikleri alışkanlıklardan, milli-yetçilikten, dünyevîleşmekten, ulusçuluktan, mezhepçilikten kurtulmaya çalışıyor-lar. Batının çıkar ortakları olan yöneticilerinin kıblelerini sorguluyorlar.
İşte, tam bu noktadayız!


Yenilenen Duyarlılıkla Toparlanma Vakti
Ellerin üst üste konacağı, adil bir ülke ve dünya için iradenin oluşacağı şartlar içindeyiz.
Kula kulluğu, ceberrut tanrılık dayatmalarını kıracak bir sürecin başlangıç noktasındayız.
Aklın ve kalbin, Kur’an’ın ışığında yıkanıp, yüzyıllara yayılan tecrübeyi arkasına alıp caddeye çıkma vaktidir.
“Güzel sözle, hikmetle” hakikati insana, insanlığa sunma vaktidir. ‘Hakikat’i gölgeleyen kara bulutları dağıtma vaktidir.
İnsanı iradesiyle buluşturma, temiz fıtratının sesini dinlettirme vaktidir. Bütün varlığa adaletle ve merhametle yaklaşma vaktidir.
İblis’in tuzaklarını yıkmak için, yola çıkma, yoldaş olma vaktidir. Yola çıkmak için önce;
İman Amel.
Hikmet aşamalarını, mümin bir yandan kendinde, samimi olarak yaşamalı. İki yönlü yolculuğu sürekli kılarak yürümeli yolcu:
-İçine doğru; iman ve amelle arınarak… -Topluma doğru; özveri ve samimiyetle…
İnsanı özünden ayıran postmodern dayatmalara karşı, dünyayı sömürü tarlası yapan haksız güce karşı, adaletin yeniden ihyası kaçınılmaz bir ihtiyaç olarak belirmektedir.
Dünya kaynaklarının silaha dönüştürüldüğü, tüketimin çılgınlık seviyesine yük-seltildiği, aynı zaman diliminde, milyonlarca insan açlıkla yüz yüze yaşamaktadır. Adaletin her mekânda yeniden tesisi için, bilgiyi eylemle birleştirme sorumluluğu müminleri beklemektedir.
Yaşadığımız ülke şartları küresel dünya ile gittikçe iç içe geçiyor ve her gün daha bağımlı hale geliyoruz.
Ülkemizde inançlı gençlik gün geçtikçe dünyevîleşiyor ve seküler algıyla arasın-daki fark sadece şekilde kalır hale geliyor. Geçmişin siyasî hareketleri ve ona destek olan gençlik yapılanmaları çeşitli nedenlerden ötürü ayrıştı. Bulanık, farklı hedefler ve parlamento merkezli, ekonomik öncelikli seçimler cazip hale gelirken, müminler bireyciliğin yalnızlaştıran çölünde cemaatsiz / sahipsiz kalıyor.
Cemaatsiz kalmak, hizmetsiz hayat, kendiliğinden bencilce bir dünyevîleşme oluşturuyor.
Bilim ve teknolojik gelişmelerin yedeğinde gelen Batılı hegemonya, aynı kulvarda yarışmayı icbar ettikçe, rekabet fikri yılgınlığı getiriyor, düşünce kısırlığına neden oluyor.
Bu durum, silahı ve şiddeti çözüm gören küçük grupların oluşmasına sebep teşkil ediyor. Bu küçük gruplar, siyasal alanda hedeflenen stratejilere, farkında olmadan, malzeme olmaktan kurtulamıyorlar. Heyecan, coşku ve fedakârlığı uzun zamana, ileri hedeflere taşımak, söylemin ve eylemin inceliklerine vakıf olmayı, insanı önemsemeyi; başarılı başarısız bütün hareket ve çalışmalardan ibret çıkarmayı gerektirir.
Ülkemizde itidal üzere, halkla bütünleşme karakter ve imkânlarına haiz, çok bo-yutlu yapıya sahip bir gençlik yapılanmasına ihtiyaç var.
İmkânların, geçmişe oranla, daha iyi olduğu düşünüldüğünde, sorumluluktan kaçmanın mümkün olmadığı anlaşılacaktır. Dünyada yaşanmakta olan işgal ve katliamlara sessiz kalmak, Müslüman olmanın sorumluluğuyla bağdaşmaz. Müslüman olmanın verdiği şuuru tekrar düşünerek sorumluluğu kuşanma vaktidir. Nehri yatağına taşımak için ellerimizi büyütmeliyiz.
Yoksa dünya çöl olacak!
Müslüman olmak duruş sahibi olmaktır. Müslüman olmak Hak’tan yana olmaktır.
Müslüman olmak zayıflar, yolda kalmışlar, güçsüz bırakılanlar adına mücadele etmeyi gerektirir.
Müslüman olmak, yeryüzünden dayatmanın/fitnenin kalkması için yakından uzağa çok boyutlu çalışmayı gerektirir.
Müslüman olmak, zulme karşı adaleti ikame için yola çıkmayı gerektirir. Müslüman olmak; “güzel sözle, hikmetle” çağrıyı tekrarlamayı, haksızlığın her türüne direnmeyi gerektirir.
Müslüman olmak; iyilik adına, kötülüğü engellemek üzere birlik olmayı; birlikte çalışmayı gerektirir.
Müslüman olmak, sırat-ı müstakim üzere; azimle, sabırla, şükürle ve coşkuyla ömrü adamayı gerektirir.